Yünören köyü Sivas’ın İmranlı ilçesine bağlıdır. Sivas iline 138 km, İmranlı ilçesine 35 km uzaklıktadır. Yünören köyünün asıl adı eski dönemlerden bu yana Cögi ya da Cögü olarak bilinmektedir. Yörede Elmaseki veya Halas adlarıyla da anılır. Ayrıca Kaşlı ve İğdir isimleri de eski kayıtlarda yer alır.
Yünören Köyü aslında merkez olan Cögi ile birlikte diğer üç mezradan oluşmuştur. Doğudan batıya sıralanan Cögi, Mezre, Halas (Xallas) mezraları aynı derenin içinde yer alırken Elmaseki mezrası ise en batıda aynı adla anılan yaylanın ortasına kurulmuştur. Bu yerleşimlerin tamamında Kürtçe (Kurmançi) konuşulur.
Avşar köyü
Yünören ile Avşar köyünün arası yaklaşık 3,5 km kadardır. Birinden diğerine yürüyerek 15 dakikada ulaşmak mümkündür. Aynı kültürel bölgenin içerisinde yer alan her iki köy için ortak unsurlardan birisi de Cögi Baba adlı erendir. Türbesi Avşar (Ewşar) köyünde yer alırken, adını taşıyan ve kutsal olduğuna inanılan çeşme ise Yünören köyündedir. Kayıtlarda Avşar köyü ahalisinin Alevi Türk oldukları bilgisi verilir, köyde Türkçe konuşulur ancak geçmişte pek çoğunun Kurmançi bildiği de söylenir.
Tarih
Yünören köyünün ilk sakinleri 1800'lü yılların başlarında buraya yerleşmiş Koçgiri Aşireti mensuplarıdır. Köye ilk yerleşenler kardeş iki ailedir. Laçin ve Cıbo-Badan olarak adlandırılan bu aileler birlikte hareket etmiş ve köye aynı tarihte yerleşmişler ve günümüze kadar yaklaşık 150 sene aynı kaderi paylaşmışlardır.
250 yıl kadar önce Dersim’den göç eden topluluklar Boğazören köyüne yerleşmiş ve bunların soyundan gelenler Koçgiri denilecek olan bölgeye dağılmışlardır. 1700'li yılların son çeyreğinde ilk göçmenler, Boğazören' den çevredeki yerleşim yerlerine açılmaya ve uygun yerler buldukça yerleşmeye başlamışlardır. Cögi köyüne yerleşenler ilk önce; Kusura, Bandıra, Ortak, Alacahacı, Gilicek, Dipsizgöl, Cemaller köylerine dağılıp yerleşmişlerdir. En uç ve en verimsiz yurtluklar olmasına bakılırsa, Cögi’ye gelenlerin en son ayrılanlar veya başka yurtlukları deneyenler olabileceklerini düşündürüyor.
Cibo, kendi adıyla anılan boydan köye ilk gelen kişidir. Hakkında yazılı kayıt olmadığı gibi rivayetler de yetersizdir. Birkaç oğlu olduğu söylenmiş olmakla birlikte, Davut ve Mehmet (Memo) isimli oğullarından başka kız veya oğullarının isimleri bilinmiyor. Anlatımlara göre, Cibo isimli kişinin asıl ismi Cebrail'dir; Cibo onun lakabıdır. Bu boy da Gerni aşiretine mensup olduğuna göre, Cögi, Mezre ve Elmaseki'de ki boylarla akrabadır. Belki bu yüzden birbirlerinin peşi sıra gelip yerleşmişlerdir. Cibo boyu bir süre Gerni aşiretinin merkezi olan Kustura köyünde kalmıştır. Orada çoğalıp barınamaz duruma gelince başka bazı yerleşimleri denemişler, sonuçta hayvancılıkla geçindikleri için gelip Halas’ta karar kılmışlar. Cibo boyunun diğer bütün boylardan daha önce geldiği söylentilerle günümüze kadar ulaşmış bir bilgidir.
Cibo’nun önceki atalarının adları bilinmiyor. Soy bağı en yakın olan, Badan ve Köse denilen boylar ayrı yerleşmişlerdir. Bunlar Cöğü-Halas-Elmaseki adını verdikleri topraklarda yerleşimleri ilk kuranlardır.
1830 yılını ilk yerleşme tarihi olarak alırsak, o tarihlerde köyün sınırları içinde kalan tüm topraklar ormanlıktır. Çoğunlukla meşe, kurmut [ahlat, yaban armudu], daha az miktarda olmak üzere ve daha çok güneyde hayli büyümüş ardıç ağaçları ve seyrek olarak yabani kavak, yabani meyve ağaçları orman örtüsünü oluşturmuştu. İlk yerleşenler konut alanlarını seçtikten sonra bu ormanlardan kestikleri büyük ardıçları ve meşeleri; sığır derisinden yapılan kayışlar ve ağaç boyunduruktan meydana gelen düzenekle öküzlere bağlayıp sürükleyerek, sarp ve çetin dağlardan köylere indirmişlerdi. Ardıç ağacı evlerin damına atma ve direk olarak ya da kapak olarak kullanılmıştır. 1930 sonrası kuşak olan bizlerin de oturdukları bu evlerde o zamandan kalma ardıçlar 2000'li yıllarda çok az kalmış olsa da yine de vardı. İşte bu ahşap malzeme ve düzgün taşlarla yapılan ilk konutlar 100-150 yıl dayanabildi. Yukarda belirtildiği gibi bütün arazi ormanla kaplı olduğu için ekenekleri yoktu. Kazma ve baltalarını bileyip en düz ve az eğimli yerlerden başlayarak ormanları kesmeye ve kökleri sökmeye giriştiler. Bu sökme isi 150 yıldan fazla sürdü denebilir. 1950'li yıllarda bile yer yer sökme işi devam ediyordu. Genel hatları ile belirtilen bu ekonomik tablo tam anlamı ile ilkel bir yaşamın göstergesidir, ilkel ekonomi ve yaşam koşulları insanların doğayla savaşımını ve tahribini dayatıyordu. Ancak köyden dışarıya göçün başladığı 1960'lı yıllardan sonra buna son verildi. O yıllardan sonra sökülecek orman ve sökecek insan da kalmamıştı. Genç ve yetenekli iş gücü büyük kentlere ve Avrupa'ya akın etmişti. Zorunlu olarak doğayla girişilen bu savaşın sonuna gelindiğinde tarlalar verimsizleşti, hayvan yemi sağlamak olanaksızlaştı, ancak o zaman yeni koşulların da doğması ile insanlar çareyi dışarıda aramaya başladı ve göçtü.
1900'lü yılların başlarında da köy halkından bazı kimseler çevre illerde ve büyük kentlerde çalışmayı denemişlerdi. Ancak o dönemki teknolojik koşullardan kaynaklı makinasız tarım, ağır inşaat işçiliği, hamallık gibi yıpratıcı işlerden başka çalışma alanı yoktu. Bu ağır işçilikten çok düşük ücret alan insanlar iyi beslenemedikleri için verem, sıtma gibi salgın hastalıkların pençesine düşer ve çoğu genç yaşta yaşamını yitirirdi. Yukarda belirtilen tablonun sürdüğü dönemler, Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Koçgiri İsyanı gibi tarihsel hengamelerin yaşandığı yıllardı. Bu olaylar nedeni ile devlet güçsüz, ortalık başıbozuklara teslim olmuş, eşkıyalık almış yürümüş durumda idi. Bu savaşların yarattığı anarşik ortamdan yararlanan fırsatçılar, eşkıya gurupları kurmuş ve halkın elinde avucunda ne varsa baskı ve zor kullanarak alıyorlardı. Köyümüzün o zamanki ahalisi de bu baskı ve soygunlardan çok çekmiş ve bu acılar kuşaklar boyu anlatılmıştı. Osmanlı devlet yönetiminin o günlerde bu düzensizliği seyretmekten başka bir şey yapacak bir gücü kalmamıştı. Zaten Kurtuluş Savaşı tarihinde yazılmış olanlardan öğrendiğimiz gibi bir ölüm kalım savaşı yaşanıyordu. Kurtuluş Savaşı zafer ile sonuçlanınca bizim yöremizin insanı rahat bir nefes almıştır. Yeniden düzen kurulmaya ve asayiş sağlanmaya başlanmıştır. Barış ortamının doğması ile çevre halkı daha çok dışarıya açılır oldu. Divriği Demir Madeni İşletmesi, Sivas-Erzurum demiryolu yapımı, Ergani Bakır Madeni işletmesi, Sivas Cer Atölyesi, Malatya Bez Fabrikası gibi sanayi kuruluşlarını duyanlar ilk fırsatta oralara gittiler. İnsanların eline para geçince yaşam biçimlerinde bir dönüşüm yaşanmaya başladı. Bu yeni açılım halkın gözünü açtı. Bir işçilik ve memuriyet elde etmek için ne mümkünse yaptılar. 1950-1960 arası yıllarda köyde eli iş tutan herkes dışa açılmaya başladı.
Böylece köyün ekonomik yapısı dışardan gelecek gelire bağımlı duruma geldi. 1970-1980 arası yıllarda yörenin bütün köylerinde olduğu gibi, Yünören’de de büyük ölçüde köy boşalması yaşandı. Sahipsiz kalan evler harabeye dönüştü. Köylerin dıştan görünüşü bir enkaz yığınını andırıyordu. 2000'li yılların başlarında Yünören köyünde sürekli oturan aile sayısı 11'e düştü.
Kaldı ki bu aileler de eli iş tutamaz durumda olan düşkün yaşlılardı.
Coğrafya
Doğusunda Avşar Köyü ve arazisi; batısında Doğancıl Tepesi, Gölağıl Köyü arazisi; kuzeyinde Karacaören, Alacahacı, Harami köyleri arazisi, Alacahacı dağ yolu, Pür Hüseyin düzlüğünün orta yeri; güneyinde Gaza Goma Ceme (Cemin Ağılının Tepesi) yer almaktadır.
Özellikle batı ve güney kesimler yüksek ve sarp dağlarla çevrelidir. En yüksek nokta Çengelli Dağının (Cengeli Dağı) zirvesi olup 2596 metredir. Bu dağın çevresinde 1500-2000 metreye ulaşan daha birçok yükseltiler vardır. 1000 metre yüksekliğe kadar olan kesimler neredeyse tümüyle meşe ormanları ile kaplıdır. Daha yükseklerde ise seyrek ardıç ağaçları vardır. 2000 metreden yüksekler ise çıplaktır. Ormanla kaplı olan güney ve batı kesimler otlak olarak kullanılmakta olup aynı zamanda orman ürünleri de köyün en önemli ekonomik kaynağıdır.
Çok çeşitli ot ve çiçekler hem orman aralarını hem daha yükseklerdeki açık alanları rengarenk bir örtü gibi kaplar. 50 sene öncesine kadar köy halkı bu mera kesimine hayvanları ile yaylaya çıkardı. Ağaç ve taştan yapılma ağılların yıkıntıları hala varlığını koruyor. Başlıca yayla yerleri; Ören Deresi, Zırrık, İbe’nin Yaylası, Kase’nin Yaylası, Sili Balan, Köse’nin Yaylası, Zaza’nın Yaylası adları ile anılır.
Köyün kuzey kesiminde, her mezranın arasında ve çevresinde kalan ufak tefek düzlükler ise ekim alanlarıdır. Kuzeydeki Gürlen Baba 2000 metreye ulaşan yüksekliği ve beyaz renkli zirvesinin görkemi ile dikkatleri çeker. Tam tepesinde ziyaret yeri vardır. Kalkerli bir yapıda olduğu için ara sıra içten gümleyen sesler çıkarır, çevre halkı da bu gümbürtüleri onun düşmanlarıyla aralarında yaptıkları savaşlarda kullandıkları top ve silah seslerine yorumlardı.
Genel olarak kuzeyde kalan yükseltiler yıpranmış tepelerdir. Köyün ilk yerleşim döneminde kuzey kesiminin de tümüyle meşe ormanı olduğu, günümüze kadar ulaşan anlatımlarda belirtiliyor. Ekenek için daha uygun olan bu kesimin ormanları sökülerek, yıllar içinde yok edilmiştir. Bu yüzden de sel ve yağmur suları ile eğimli yerler erozyona uğramış, toprak verimsizleşmiştir. Birçok yerlerde de heyelanlar her yıl bir kesiti alıp götürmektedir.
Köyün içinden Cögi deresi geçmektedir. Elmaseki yaylasının sularını kuzeyden Hılhıl deresi, güneyden Goma Ceme deresi toplayıp Halas'ın yakınında birleşirler. Doğuya doğru ilerledikçe Goma Kase deresi, Nala Hecike deresi, Pur deresi sularını da alıp Mezre ve Cögi'nin içinden geçip köyün sınırlarını terk ederek, İmranlı-İliç sınırını oluşturan Karabudak çayına dökülür ve ilerleyerek sonuçta Fırat nehri ile birleşir. Bu dere kar sularından beslendiği için yaz ortalarına kadar bol akarken sonbahara doğru iyice azalır ancak yağmur mevsimleri olan ilkbahar ve sonbaharda dağlardan korkutucu ve hırçın bir şekilde iner, önüne gelen büyük taşları ve ağaçları sürükleyip götürür, yolları bozar. Dere boylarında meyve ve sebze bahçeleri, yoncalar, kavak ağaçları ve tahıl tarlaları bu su sayesinde hayat bulur.
Ekonomi
Buraya gelen ilk göçerler hayvancılıkla geçinmeyi meslek edinmiş topluluklardır. Ekonomi tümüyle bu yaşam biçiminin gerekleri ile sınırlıdır. O dönemde Anadolu'da çeşitli etnik toplulukların geçimi de göçebe ekonomisinden başka bir şey değildir. Topraklar ekilecekse hayvanlara yem sağlayan bitkiler ekilmiştir. Ağaç dikilecekse amaca uygun olmalıdır, yani kavak ağacı gibi… Yonca, fiğ, arpa, buğday gibi bitkiler göçerlerin gözde ürünleri olarak tarımın odak noktasında yer almıştır. Ayrıca dağlarda, kırlarda ot adına ne varsa elle veya orakla biçilip kurutulmuş, yığınlar yapılmış, meşe ağaçlarının filizleri yaprakları ile birlikte kesilip, aynı yöntemle yığın yapılmış ve çekem denilen ağaççıklar kesilip taze hali ile yığınlar yapılmış, saklanmıştır. Kış geldiğinde bunlar kızaklarla sürüklenerek insan gücü ile evlere taşınıp hayvanlara yedirilmiş, onların yaz mevsimine kadar sağ olarak kalmaları sağlanmıştır. Bütün bu çabalar ağır ve yıpratıcı olmakta, insanları hırpalamakta idi.
Kış aylarında kara keçiler dağda yapılan ağıllarda barındırılmakta, ormana yakın olan bu ağıllardan hemen meşe ormanlarının içine salınıp, onların filizleri ile beslenmeleri sağlanmaktaydı. Köy halkı kış boyunca keşik usulü (nöbetleşme) ile dağdaki bu ağıllarda yatar ve keçileri beslerlerdi. Mayıs ve Kasım ayları arasında ise hayvanlar verimli meralarda semirir, bol süt ve et verirlerdi. Bu ürünler ekmeklik buğday almak için ya parayla satılır, ya da takas edilirdi. Sütten yağ, peynir, çökelek, has çökelek gibi mamuller yapılır, bunlar, uzak il ve ilçelerden bile müşteri çekerdi. Bu ürünlerin bir bölümü de ev halkının kışlık ihtiyacı için ayrılır, bunlar ağaçtan yapılan, "külenk" denilen kaplarda veya hayvan derilerinden tulumlarda saklanırdı.
Yöredeki eski topluluklar diğer göçerler ile de zaman zaman ilişkiler kurdukları için, yünden çorap, kilim, halı, hatta elbiselik kalın yün dokumalar yapabilir duruma gelmişlerdi. Bununla ilgili rivayetler 1930 sonrası kuşağı olan bizlere kadar ulaşmıştır. Böyle dokuma ve örgü işleri kadınlara mahsus yeteneklerdi. Bu becerilere sahip kadınlar çevrelerinde çok olumlu izler bırakmışlardır. Bunlar usta olarak komşu köylere ve kendi komşularına davet edilir, becerilerini öğretmeleri sağlanırdı, saygı gösterilir, armağanlar verilir, çeşitli ikramlarda bulunulurdu. Aynı şekilde o yıllarda erkeklerin marangozluk ve duvarcılık gibi sanatlara önem verdikleri ve içlerinden iyi ustaların yetiştiği anlatılmıştır. Sağlam taş duvarları, güzel evler yapanlar unutulmamıştır, bazılarının adları bugün bile hatırlanır. Marangozlar balta, kazma ve diğer bütün ev ve el araçlarının saplarını, ağaç kaşık, kepçe, çanak, tekne, ambar, sandalye, küçük oturmalıklar ve gerektiğinde başka ağaç eşyalar yapmışlardır. Yazın derleyip dağlarda istif ettikleri yem bitkilerini kışın taşıyan "tauk" [taug] denilen baş tarafı kavisli şekilde yükseltilmiş kızakları (dört ayağın bir düzenekle birleştirilmesiyle oluşan ve öküzler tarafından çekilen bir çeşit kızak) ve kağnı gibi araçları yapabiliyorlardı.
Beslenme ve Yemekler
Yünören köyü toplumu iki akraba sülale olarak kuyu kurup, yaşama biçim verirken, ilk atalarının kültüründen hiç sapmadılar. İletişim ve ulaşım zorluğu onların çevreden etkilenmesine olanak vermiyordu. İki yüz yıllık bir süreçte hep atalarından kalma yemekler ve pişirme usullerine bağlı yaşadılar. Temel besin buğday ekmeği ve süt mamulleri idi. Halk çok zaman üç öğün yavan ekmekle idare ederdi. Kurak geçen yıllarda kıtlık baş gösterir ve üretim çok düşerdi. O yıllarda arpa ekmeği önem kazanırdı. Nüfus çoğaldıkça yeni haneler oluşur ve toprak küçük parçalara ayrılırdı. Küçülen bu ekim alanları ailelere yetecek ürün vermiyordu.
Özellikle ilkbahar aylarında yoğun ekmek sıkıntısı olurdu. Böyle yıllarda hayvansal besinlerden daha çok yararlanılırdı. Örneğin tereyağından çökelek kızartılarak çocuklara yedirirlerdi. Bu sayede ölüm tehlikesinden kurtulurlardı. Beslenmenin ekmek yemekle eşdeğer ve ondan ibaret sayıldığı düşünülürse tahıl kıtlığının ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır.
Üretilen buğday ve arpalar dere suyunda yıkanır, harmanlarda serilen yaygıların üzerinde tam sertleşinceye kadar kurutulur, büyük çuvallara doldurulur kağnı arabaları ile bazen de eşeklerle 9-10 km uzaklıkta bulunan Boğanak köyü değirmenlerine götürülürdü. Değirmenler su ile çalıştığı için ancak o kesimde kurulabilmişti. Çevrede bulunan bütün köyler de aynı değirmenleri kullanırlardı, bu nedenle sıra veriliyordu. Söylenen tarihte değirmene gidilip öğütülme süresince başında durulurdu. Unlar çuvallara doldurulur aynı araçlarla evlere getirilirdi. Değirmen yolunun uzun ve engebeli olması yüzünden bu yolculuk özellikle kağnılar için çok çetin geçerdi. Unluğunu evine ulaştırıp tahtadan ambarlara dolduran bir aile rahat bir nefes alır ve bir yıl daha güvenceye kavuştuğu için mutlu olurdu. Hamur teknelerinde uzun bir yoğurma ile yapılan hamur, ekşime kıvamına gelince, buna uygun yapılmış tahta üzerinde lavaş olarak açılır ve ocakta kurulmuş olan sacda pişirilirdi. Seyrek olarak fırın ve tandırda yapıldığı da olurdu. Yünören ve çevre köylerde ekmekler kadınlar tarafından pişirilirdi. Ekmeği gereği gibi ince açmak ve tam ayarında pişirmek kadınların önemli marifetlerin başında gelirdi ve övgü konusu olurdu. Soğuyan ekmekler ağaçtan yapılan ekmek teknesine yerleştirilerek muhafaza edilirdi. 5-10 gün kadar tazeliğini koruyan ekmekler bittikçe yeniden yapılırdı.
Temel besinlerden biri de süt ve mamulleri idi. Sütler, koyun, keçi ve ineklerden elle sağılır, tül süzgeçten geçirilir, kazanlarda kaynatılır çam ağacından yapılma külenk (külek) denilen kaplara bu sıcaklığı ile boşaltılır. Elin küçük parmağı ile yoklanarak mayalanma kıvamına geldiği tespit edilir. Yoğurt özemesinden elde edilen maya küleğin bir kenarında sütün içine boşaltılırdı.
Ertesi sabaha yoğurt ve üstünde kaymak tutmuştur. Kaymak kaşıkla sıyrılarak has çökelek yapmak üzere keçi derisinden yapılan torbalara boşaltılır. Yoğurt yine çam ağacından yapılma yayıklara boşaltılarak sabah serinliğinde sehpaya asılır ve bir saat kadar yayılır. Ara sıra içine sıcak veya soğuk su ekleyerek ısı durumu ayarlanır. Artık yağ ve ayran ayrışmıştır. Gene küleklere yerleştirilen bez süzgeçten geçirilir. Yağı alınarak hazırlanmış küleğe tuzlanıp basılır süt fazla ise yayma işi daha bir çok kez tekrarlanır. Günlük ihtiyaç kadarı ayrılan ayranın geri kalan büyük bölümü kazanlar da kaynatılarak ham çökelek yapılır. Bu yağsız çökelek keçi derilerine basılarak ve tuzlanarak muhafaza edilir, kış aylarında yenir fazlası da satılırdı.
Yayıktan çıkan ayran bez süzekten geçirilince, torba şeklinde olan süzekte yağı kalır. Bu yağ bir kez daha temiz su ile yıkanır ve küleklere tuzlanarak basılır. 1960'lı yıllara kadar çok iyi para eden yağ daha çok Divriği'ye götürülüp satılırdı. Para ihtiyacını sağlayan en iyi ürün olduğu için evlerde kısıtlı tüketilirdi. Daha çok çocuklara ve bazen de büyüklere yağ dürmeci yapılır ve iyi doygunluk sağlardı. Has çökelek süt ürünleri arasında en değerlisi idi. Bu da yüksek fiyatlarla satılır ve iyi bir gelir kaynağı olduğu için evlerde az tüketilirdi. Orta halli bir ailede en çok ham çökelek ekmeğe katık olarak kullanılırdı. Terbiye edilmiş keçi ve koyun postlarında saklanan çökelek bir yıl bozulmadan kalırdı. Ham çökelekten keş de yapılırdı. Çökelek önce sulandırılıp yoğrularak hamur kıvamına getirilir. Sonra iki elin ayası arasında topak biçimi verilir, güneşte kurutulur, taş gibi sertleşmiş olan bu topaklar bez torbaya doldurulup nemsiz bir bölmeye asılırdı. Kısın keş teknesinde ılık suda ovularak ayran kıvamına getirilir ve ayran olarak tüketilirdi. Buraya kadar anlatılan besinler en önemli ve vazgeçilmez olanlardı. Bir aile bunlara sahipse artık başka bir şey olmasa da olurdu. Bunların dışındaki besin maddeleri ise ancak yardımcı olarak kullanılırdı.
Belli başlı yiyeceklerden iki tanesi kimi zaman buğday unundan yapılan iki çeşit kömbe idi.
Kömbelerden biri katmer olarak adlandırılır ve börek gibi kat kat lavaşlardan yapılırdı. Katların arasına tereyağı sürülür, oldukça lezzetli bir börek olurdu. Diğer kömbe çeşidi ise yağsız ve sert kömbe idi. Bu kömbe daha çok Sir denilen bir yemekte kullanılmak için yapılırdı. Kömbe tikeler halinde doğranıp bir sinide istif edilip koni şekline getirilir. Koninin tepesinden ayran dökülerek sininin dip kısmında belli bir seviyeye kadar çıkması sağlanır. Sonra tavada yakılmış tereyağı bütün koninin üzerinde gezdirilerek yağlanır. Doğal olarak yağın önemli kısmı süzülüp dipteki ayrana karışırdı. Baş ve işaret parmakları ile tutulan tikeler dipteki ayranlı yağa bandırılarak yenirdi. Bunun daha büyüğü zervet olarak adlandırılırdı. Ziyafetlerde ve kalabalık ailelerde yapılırdı. Bir oto lastiği büyüklüğünde yapılan zervet sofraya yatırılır, çember gibi olan yüzey kesilerek çıkartılır, zervet doğal sini gibi bir biçim alırdı. Çemberin iç alanındaki daire yüzeyden çıkarılan kısım tekrar küçük tikeler haline getirilip aynı yüzeyde istif edilir ve öteki sir gibi ayran ve yağ dökülerek yenirdi. Her iki kömbe ocakta alt tarafı taş ve üstü de sac olan bir düzenek arasında pişirilir. Kızgın yassı taşlarla, sacın üstüne serilen odun közleri arasında pişirmek ayrı bir tat verirdi. Hemen hemen bütün evlerin tavukları olduğu için yumurta tüketimi de vardı.
Yumurtalardan daha çok tereyağında pişen kaygana yapılır ve çok sevilirdi. Bazen kaynamış yumurtalar lavaş ekmekleri arasına doğranıp dürmeç de yapılırdı. Sulu yemek olarak en çok yarma (döğme) ile yapılan ayran çorbası tüketilirdi. Bunun dışında patates ve fasulye yemekleri de yapılır ancak bu yemeklerde eğer bir rastlantı ile ellerine geçmemişse et kullanılamazdı.
İlkbahar aylarında dağda ve tarla kenarlarında yetişen otlardan da pancar denilen yemek yapılırdı. Pancar yemeğinin yapıldığı başlıca otlar: sılmastık, madımak, gülhırçık, kuzukulağı, ve kırmızı pancarın yaprakları idi.
Ekonomik durumu iyi olanlar etlik denilen bir hayvan kesip kavurma yaparlardı. Koyun, keçi ve sığırdan yapılan kavurma ağaç küleklerde muhafaza edilir ve kışın yenirdi. Daha çok konuklar için bekletilen kavurma ev halkına çok seyrek olarak verilirdi. Bunların dışında et tüketimi yok denecek kadar azdı. Ara sıra çoğunlukla da misafir için bir horoz, tavuk kesildiği olurdu. Bu etler kaynatılır, sonra tereyağında hafifçe kızartılır, yanına bulgur pilavı ile sofraya getirilirdi.
Misafirin sofrası masa üstünde kurulurdu. Ancak aileler sofralarını yere yayılan bir yaygı üstüne kurardı. Bunun etrafına çember düzeninde oturulur herkes ağaç kaşıklarla ve aynı kapta bulunan yemekleri yerlerdi. Sir, zervet veya parça et şeklinde yemekleri ise elleri ile yerlerdi.
Önemli konuklara içkili sofralar kurulurdu. Masanın üstüne yemekler, turşu, soğan, patates salatası gibi mezeler konur çevre köylerin bazılarında yapılan ve anasonsuz kaçak rakı denilen içki ile birlikte saatlerce söyleşir yenirdi. Köyde meyve olarak erik yetişirdi. Ancak 1960'lı yıllardan sonra elma, armut bahçeleri oluşturuldu ve tonlarca ürün alınmaya başlandı. Yabani kuşburnu, karamuk gibi dağ meyveleri güneşte kurutulup, kışın şekersiz hoşafı yapılarak tüketilirdi.
Bu arada Yünören ve çevrenin diğer köylerinde dikkatleri çeken bir çarpıklığa da değinmek gerekiyor. Zaten besin çeşit ve miktarı bakımından çok zayıf olan beslenme her zaman erkeklerin lehine, kadın ve çocukların ise aleyhine uygulanırdı. Hazırlanan yemekler öncelikle erkeklere doyasıya verilir. Ancak kalanı çocuklara ve ondan kalanı da kadınlara düşerdi. Bu çarpık ve ters durum daha çok et, yağ, has çökelek ve meyvelerde belirgin hale gelirdi. 1960’lı yıllara kadar köye domates, portakal, muz, çilek, kiraz vb. meyveler hiç girmedi.
Kılık Kıyafetler
1950'li yıllara kadar erkekler, bacak kısmı dar bir boru gibi, art kısmı büzgülü ve arkaya doğru torba, bel kısmı uçkurlu, zıpka denen pantolon giyerlerdi. Üst tarafa da kısa bedenli ve kollu salta denilen monta benzer bir giysi giyilirdi. Bu giysiler koyunların siyah yünlerinin eğirmenlerde (teşi) eğrilerek ince iplik haline getirilip, Karacaören 'deki tezgahlarda dokunulan ve sal denilen kaba bir kumaştan yapılırdı. Çoraplar daha kalın eğriltmiş yünlerden çeşitli motifler kullanılarak kadınlar tarafından iğle örülürdü. Sadece iç çamaşırlar bezdendi.
Gömlekler yakasız bir biçimde, Eğin dokumasından yapılırdı. 25 Kasım 1925 tarihinde yapılan şapka devrimine kadar erkekler kırmızı renk ve tepesinde püskülü olan bir fes giyerlerdi, devrimle bu başlık terkedilmiştir. Ayakkabı olarak sığır derisinden yapılan ve kenarları delinerek büzgülenen, iplerle ayağa sıkıca bağlanan çarık giyilirdi. 1950'li yıllarda kara lastikten yapılan ayakkabılar çarığın yerini aldı. 1970'li yıllarda, plastik (naylon) ayakkabılar lastiğin yerine geçti. Her konuda olduğu gibi 1960'lı yıllardan itibaren kılık kıyafetlerde değişim hızlandı.
Kadınlar 1950'li yılara dek üç etekli ve üst bölümü ile bitişik entari denilen bir giysi giyerlerdi.
Buna üç peş de denirdi. Pantolon yerine de çeşitli renklerden motifleri olan derpe giyilirdi. Bu derpe geniş ve büzgülü, aynı zamanda karın bölgesinin altından bağlanacak gibi kısa olurdu.
Üç eteğin altından giyilen beyaz iç gömleğin etekleri, iki yandan derpenin üstüne doğru sarkar ve üçeteğin arasından görünürdü. Üç etek kutnu denilen ipekli ve kırmızı-sarı dalgalı bir görünüşü olan bir kumaştan, derpeler birkaç renkli ve motifleri canlı divitinden olurdu. Düz desenden de salta denilen üstlük giyilirdi. Kadınların başı, basık ve tepe kısmına bir çember yerleştirilmiş kırmızı renkli bir fes ve kenarları parıldayan pullarla süslenmiş iki poşudan oluşan bir düzenekle bağlanırdı. Fes tepeye konur, poşunun biri köşegeninden ikiye katlanır, üçgenleşir, sivri tarafı arkaya sarkacak biçimde fesin üstüne yerleştirilir, yanlarda kalan diğer uçlar çene altından çaprazlamasına yukarıya kaldırılarak tepede bağlanır, ikinci poşu 20 cm eni olan şerit haline getirilerek katlanır ve ortası alna gelecek biçimde fesin çevresine iki kez dolandırarak düğümlenirdi. Altın ve gümüş takılar fesin ön kısmına bir dizi biçiminde bağlanırdı. Bu kıyafet simdi müzelerde muhafaza ediliyor. Çok zaman da ulusal bayramlarda kız öğrencilere tören kıyafeti olarak giydiriliyor.
Cögi Baba
Birinci rivayete göre; İslamiyet'in yayılma döneminde Arap orduları İstanbul'u almak için Anadolu'dan geçerken karşılaştıkları Bizans güçleri ya da çeşitli etnik toplulukların silahlı birlikleriyle çarpışmak zorunda kalmışlardır. Ayrıca veba ve humma gibi hastalıklardan dolayı da ölenler çok olmuştur. Anadolu'daki çarpışmalardan biri de şimdiki Yünören köyü yakınlarındaki bir alanda olmuş ve Cögi isimli komutanın burada şehit düşmüş. Ancak şehit komutanın cenazesi 200 metre kadar doğuda ve günümüzdeki Avşar Köyü sınırları içinde olan mezarlığa defnedilmiştir. Bu anlatımlardan ölüm tarihinin miladi 7. yüzyılın ikinci yarısında olduğu sonucuna varılıyor. Ancak Anadolu toprakları 1071 'den başlayarak Müslüman Türkler tarafından ele geçirilince; burada şehit düşen komutan unutulmamış olduğundan mezarı bir türbeye dönüştürülmüştür. Cögi türbesi yöre halkı tarafından “Sabe” olarak adlandırılmaktadır. Bunun “Sahabe” sözcüğünün halk dilindeki söyleşiyi olduğu anlaşılmaktadır. Burada yatan kişinin Hz. Muhammed Peygamber zamanında yaşadığı ve onu görmüş olduğu inanışı da bulunur. Ancak bu adın, köyün bugünkü sakinlerinin tarihi ile bağlantısı yoktur. Bu mezarın çok daha eskilere ait olduğu tahmin edilmektedir. Ancak herhangi bir mezhep veya etnik kimliğe ait olduğu düşünülmeksizin kutlu kabul edilmektedir.
İşte bu zatın şehit olduğu yerin adının Cogi olarak kalmış olduğu ve daha sonra hemen yanı başına kurulan köyün de adını kendisinden aldığı rivayet ediliyor. Ancak bu anlatılanlara ilişkin tarihsel bir kayıt yoktur. En büyük olasılık 668-669 yıllarında düzenlenen Ebu Eyyub el- Ensari'nin de öldüğü seferde yer almış olmasıdır. Ayrıca Cogi isimli zatın veba veya humma hastalığından ölmüş olabileceği de başka bir ihtimaldir.
İkinci rivayete göre; Anadolu’nun Türkler tarafından fethi başlayınca Horasan, Irak, Türkistan ve Buhara'dan islam alimleri, şeyhler ve dervişler Anadolu'ya gelmişlerdir. Öncelikle önemli merkezlerde ve bir kısmı da köylerde dergahlarını kurmuşlardır. Bu şeyhlerden iyi bilinen birisi de Erzincan’ın İliç ilçesine bağlı, şimdiki adı Balkaya olan köyde türbesi bulunan Seyyid Şeyh El- Kirzi’dir. Türbesinin bitişiğine adına bir mescit yapılmıştır. Köy halkının bir bölümünün onun soyundan geldiği de söylenmektedir. El Kirzi'nin bir soyağacı da mescitte bulunmaktadır.
Ziyaretgah alanı park haline getirilmiş ve çeşitli tesislerle donatılmıştır. Hakkında yazılmış bulunan kitapçıkta ve şeceresinde El-Kirzi 'nin Horasan'dan Kemah'a geldiği, burada bir süre kaldığı, bu süre içinde devlet yetkililerine nesebini kanıtladığı, peygamber soyundan (Ehli Beyt'ten) geldiği ve Hz. Hüseyin'in 27'inci torunu olduğu, 850 yılı kapsayan bir şeceresi bulunduğu belirtilmiştir. Kirzi karyesine (köyüne) miladi 1160 yılında devletçe görevlendirilerek gönderildiğini de kitapçıkta yazılı bilgiler arasındadır. Bu köyden bazı kişiler İstanbul'da rastladıkları köylülerimizden Yusuf Topçu ve Diyap Yıldız ile konuşurken Cögi Baba'nın da, mescitlerinde şeceresinin olduğunu anlatmışlar. Köye yaptığım ziyaretin nedeni olan bu hususu incelemek isterken şecereyi haber veren kişilerin vefat ettiklerini söylediler.
Köyün muhtarı ve cana yakın misafirperver halkı bize yardımcı olmak için canla başla her tarafı araştırdılar ama bir bilgi elde etmek mümkün olmadı. Bu kayıp belgede Cögi Baba'nın da El- Kirzi gibi Ehli Beyt soyundan olduğu ve onunla kardeş veya akraba olduğu ve aynı görevle günümüzdeki Yünören’de görevlendirilmiş olduğunun Balkaya köyündeki bu ölmüş kişiler tarafından anlatıldığı bilgisi verildi. Cögi Baba’nın yazılı kaynaklara dayanan bir şeceresi bulunmadığı için kendisi ile ilgili anlatım ve rivayetleri doğrulamak mümkün değildir.
En büyük yemin onun üzerine edilir. Divriği, İmranlı ve Zara köylerinde yaşayanlar sağ ellerinin başparmaklarının içini öperek, “Cögi Baba çarpsın ki” diye yemin ederler.
Yönören köyünde bir soğuk su kaynağı vardır. Yıllar önce bu suyun aktığı çeşmenin üstü açıktı.
Son yıllarda onarılarak üstü kapatılmıştır. Burası da Cögi Baba Çeşmesi adıyla anılır.
Kaynak Kişi: Hüseyin Özten (emekli öğretmen)
Derleyen: Deniz Karakurt
Derlemeci Açıklaması -1 / Sonraki Yıllar: Günümüzde hayatta olmayan rahmetli Hüseyin Özten’in büyük kısmını yazılı olarak vermiş olduğu bu bilgiler kendisi tarafından “Yünören Köyü İncelemesi” adıyla bir kitapçık haline getirilerek zaten basılmıştı. Ancak baskı adedi az sayıda olduğu için bulunabilmesi oldukça zordur. Ben de üzerinden yıllar geçmesine karşın henüz görüp inceleme olanağı elde edemedim. Bu derlememi ise ancak 2024 yılında yayınlayabildim.
Derlemeci Açıklaması -2 / Diğer Kaynaklar: Cögi Baba’nın kim olduğuna dair başka bir değerlendirme yazısı Yünören köyünden 1963 doğumlu Kenan Işık tarafından yazılmıştır ve arşivimde bulunmaktadır. Bahsi geçen yazıda başka kaynaklardan özet alıntılar da mevcuttur.
Ek Bilgi
Cögi Baba’ya dair yukarıda anlatılanlardan tamamen farklı bir rivayet ise şu şekildedir. Ancak mezarın su kaynağının başında olmadığını belirtmek gerekmektedir.
Alıntı: Cogi Baba, 1400 çadırlık insanıyla Timur akınlarının önünden kaçarak Muş üzerinden Diyarbakır, Elazığ, Dersim yörelerinde konar-göçer bir hayat yaşar. Banaz üzerinden gelirken Pir Sultan Abdal ile tanışır. Onun idamından sonra yeniden yollara düşer. Küçük torunu Zeydi, İmranlı’ya bağlı bugünkü köye, Koçgiri aşiretinin yanına gelerek, “Etimi, kemiğimi size sattım” demek suretiyle yurt ister. Koçgiriler, onun aslını neslini sorarlar. Şöyle yanıtlar: “Biz Horasan’dan göç eylemiş Cogi Kürt oymağındanız. Atam, dedem, babam Cogi diye bilinir.” Koçgiriler, kendisini bağrına basarlar: “Madem atan deden Cogi’dir. Senin adın da Cogi olsun.
Şuradaki gözenin başı senin olsun. Bundan böyle sen de bir Koçgiri’sin artık.” Cogi Baba muhtaçlara koşan, mazlumun yanında olan bir zat imiş. Dar zamanlarında, köylülerin umut ışığı olmuş, 1614 yılında hayata gözlerini yumarken, vasiyet babından birkaç söz söylemiş: “Bedenimle aranızdan gidiyorum. Fakat ruhumu ve umudumu avuçlarınıza bırakıyorum. Beni pınarın başına gömün ki, oradan akan sular hep direngenliğin, direnişin ve umudun simgesi olsun.” Vasiyeti üzerine türbesi gözenin başındadır. Şimdi o türbede Koçgiri aşireti ve diğer komşu aşiret köylerinden her yıl onu ziyarete gelip adak adayan, dilek dileyen on binlerce insana rastlamak mümkün. Bu yılki şenlik afişlerinde yazılan Kürtçe dilek ve yakarış, hem Cogi Baba’ya saygının hem de onun Hızır’dan sonra neredeyse ikinci derecede ulu kişi görüldüğünün bir ifadesidir: “Ey Yurda giden yolun öncü süvarisi / Ey kimsesizlerin ve sahipsizlerin sahip çıkanı / Ey sarı ay / Ey Cogi Baba!” (Alıntı Kaynağı: “Koçgiri Aşireti - Sırrı Arayanlar” başlıklı yazı, Atlas Dergisi; Yazan: Faik Bulut, Tarih: Ağustos 2013, Sayı: 245 – 21/08/2013 tarihli web kaynağı üzerinden)
COGİ BABAUlu ermiş Cogi Baba!Eşin yoktur bu dünyada,Aldım özüm, geldim sana.Medet eyle Cogi Baba!Erenlerden senin soyun,Nurdan gelir melhem suyun,Asla eğmem zulme boyun,Himmet eyle Cogi Baba!Derdi olan sana gelir.Muratsızlar, murat alır.Ver muradım, nice olur,Derman eyle Cogi Baba!Ulu gerçek, Cogi Baba!Geldik sana, kalp duada,Kayır bizi, salma yada.Kerem eyle Cogi Baba!Avşar evin, Cogi suyun,Kurban olur koçla koyun.Lokma yenir bütün öğün.Kabul eyle, Cogi Baba!Birlik eri, Cogi Baba!Barış eyle bu dünyada,Kuvvet versin sana Huda,Canım feda Cogi Baba!Doğruluğun eşiğisin,Koçgiri’nin ışığısın,Cümlemizin güneşisin.Nur ol bize Cogi Baba!Hem kışları hem de yazı;Cem eyledik oğlu kızı,Sunduk sana duamızı,Affet bizi, Cogi Baba!Ben garibim, dermansızım,Huzurunda hem dilsizim,Al yanına, gülsün yüzüm,Umut sende Cogi Baba!Hasan sana dara durdu,Açtı gönlün, yere serdi.Acep kim bu sırra erdi?Bağışla ya Cogi Baba!Hasan Ali Yeşilyurt22 Şubat 2006(Ortakdaracık Köyü)