' Cogi Baba Ulu Ermiş, Herkesin Muradını Vermiş ' Bize Ulaşın | Ana Sayfa
Köy | Ulu Ermiş| Festival | Cemevi | Fotoğraflar | Duyurular | Ziyaretçi Defteri | Linkler
Köy / Genel Bilgiler || Soyağacı || Yöresel || İmranlı || Koçgiri || Haritalar

KÖYÜN EKONOMİK YAŞAMI

Doğaldır ki gelen göçerler hayvancılıkla geçinmeyi meslek edinmiş guruplardır.Ekonomi tümüyle bu yaşam biçiminin gerekleri ile sınırlıdır.O dönemde Anadolu'da çeşitli ırk ve uluslara mensup olan halkların geçimi de göçebe ekonomisinden başka bir şey değildir. Topraklar ekilecekse hayvanlara yem sağlayan bitkiler ekilmiştir.Ağaç dikilecekse aynı amaca uygun olanlar olmalı,yani kavak ağacı,yonca,fiğ,arpa,buğday göçerlerin gözde ürünleri olarak çalışma yaşamının odak noktasına oturmuştur. Ayrıca dağlarda,kırlarda ot adına ne varsa elle veya orakla biçilip kurutulmuş,yığınlar yapılmış,meşe ağaçlarının filizleri yapraklan ile birlikte kesilip, aynı yöntemle yığın yapılmış ve çekem denilen ağaççıklar kesilip taze hali ile yığınlar yapılmış, koruma altına alınmış ve kış geldiğinde bunlar kızaklarla sürüklenerek insan gücü ile evlere taşınıp hayvanlara yedirilmiş,onların yaz mevsimine sağ olarak çıkması sağlanmıştır.Bütün bu çabalar ağır ve yıpratıcı olmakta,insanları hırpalamakta idi. Kış aylarında kara keçiler dağda yapılan ağıllarda barındırılmakta.ormana yakın olan ağıllardan hemen meşe ormanlarının içine salınıp, onların filizlen ile beslenmeleri sağlanırdı. Köy halkı kıs boyunca kesik usulü ile dağdaki bu ağıllarda yatar ve keçileri beslerlerdi. Mayıs ve Kasım ayları arasında ise hayvanlar verimli meralarda semirir, bol süt ve et verirlerdi. Bu ürünler ekmeklik buğday almak için ya parayla satılır, ya da takas edilirdi. Sütten yağ, peynir, çökelek, has çökelek gibi mamuller yapılır, bunlar, uzak il ve ilçelerden bile müşteri çekerdi.Bu ürünlerin bir bölümü de ev halkının kışlık ihtiyacı için ayrılır, bunlar ağaçtan yapılan, "külenk" denilen kaplarda veya hayvan derilerinde saklanırdı. Bu göçerler.diğer göçer kabilelerle de zaman zaman ilişkiler kurdukları için, yünden çorap, kilim, halı, hatta elbiselik kalın yün dokumalar yapabilir duruma gelmişlerdi. Bununla ilgili anlatımlar 1930 sonrası kuşağı olan bizlere kadar ulaşmıştır. Böyle dokuma ve örgü isleri "kadınlara mahsus marifetler"di.Erkeklerin o islerle uğraşması ayıplanırdı.Bu becerilere sahip kadınlar çevrelerinde çok olumlu izler bırakmışlardır. Bunlar usta olarak komşu köylere ve kendi komşularına davet edilir, becerilerini öğretmeleri sağlanırdı, saygı gösterilir.armağanlar verilir, çeşitli ikramlarda bulunulurdu. Aynı şekilde o yıllarda erkeklerin marangozluk ve duvarcılık gibi sanatlara önem verdikleri içlerinden iyi ustaların yetiştiği anlatılmıştır. Sağlam tas duvarları, güzel evler yapanlar hala unutulmamıştır.Marangozlar balta,kazma ve diğer bütün 'ev ve el araçlarının saplarını,ağaç kaşık, kepçe,çanak,tekne,ambar,sandalye,küçük oturmalıklar ve gerektiğinde başka ağaç eşyalar yapmışlardır.Yazın derleyip dağlarda istif ettikleri yem bitkilerini kısın taşıyan "tauk" denilen baş tarafı kavisli şekilde yükseltilmiş kızakları.yazın dört ayağın bir düzenekle birleştirilmesinde oluşan ve öküzler tarafından çekilen bir çeşit kızak,kağnı gibi araç-gereçleri yapabiliyorlardı.



Bunlar Cöğü-Halas-Elmaseki adını verdikleri topraklarda yaşamı ilk kuranlardır. 1830 yılını ilk yerleşme tarihi olarak alırsak,o tarihlerde köyün sınırları içinde kalan tüm topraklar ormanlıktır.Çoğunlukla meşe,kurmut,daha az miktarda olmak üzere ve daha çok güneyde hayli büyümüş ardıç ağaçları ve seyrek olarak yabani kavak,yabani meyve ağaçları orman örtüsünü oluşturmuştu. İlk yerleşenler konut alanlarını seçtikten sonra bu ormanlardan kestikleri büyük ardıç ağaçlar ve meşeler; sığır derisinden yapılan kayışlar ve ağaç boyunduruktan meydana gelen düzenekle öküzlere takılıp sürüklenerek,sarp ve çetin dağlardan köylere indirirlerdi. Ardıç ağacı evlerin damına atma ve direk olarak ya da kapak olarak kullanılmıştır. 1930 sonrası kuşak olan bizlerin de oturdukları bu evlerde o zamandan kalma ardıçlar yer yer ve 2000'li yıllarla çok azalmış olarak hala vardı. İste bu ahşap malzeme ve düzgün taşlarla yapılan ilk konutlar 100-150 yıl dayanabildi. Yukarda belirtildiği gibi bütün arazi ormanla kaplı olduğu için ekenekleri yoktu.Kazma ve baltalarını bileyip en düz ve az eğimli yerlerden başlayarak ormanları kesmeye ve kökleri sökmeye giriştiler.Bu sökme isi 150 yıldan fazla sürdü denebilir.1950'li yıllarda bile yer yer sökme isi devam ediyordu. Ancak gurbet yollarının açıldığı 1960'lı yıllardan sonra bu ise son verildi.O yıllardan sonra sökülecek orman ve sökecek insanda kalmamıştı.Genç ve dinamik iş gücü büyük kentlere ve Avrupa'ya akın etmişti. Genel hatları ile belirtilen bu ekonomik tablo.tam anlamı ile ilkel bir yasamın göstergesidir, ilkel ekonomi ve yaşam koşulları insanların doğayla savaşımını ve tahribini dayatıyordu.Bunun dışında başvuracak bir yol yoktu.Hangi çağda ve hangi toplum olsa böyle yapardı. Zorunlu olarak doğayla girişilen bu savaşın sonuna gelindiğinde.tarlalar verimsizleşti, hayvan yemi sağlamak olanaksızlaştı,ancak o zaman yeni koşulların da doğması ile insanlar çareyi dışarıda aramaya başladı ve göçtü. 1900'lü yılların başlarında da köy halkından bazı kimseler çevre illerde ve büyük kentlerde ekmek kazanmayı denemişlerdi. Ancak ülkede ekonomik faaliyet olarak ilkel bir tarım,ağır inşaat işçiliği,hamallık gibi yıpratıcı işlerden başka çalışma alanı yoktu.Bu ağır işçilikten çok düşük ücret alan insanlar iyi beslenemedikleri için verem,sıtma gibi salgın hastalıkların pençesine düşer ve çoğu genç yaşta yaşamını yitirirdi. Yukarda belirtilen tablonun sürdüğü yıllarda, Balkan Savaşları, I.Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Koçgiri İsyanı gibi tarihsel hengamelerin yaşandığı yıllardı.Bu olaylar nedeni ile devlet güçsüz,ortalık başıbozuklara teslim olmuş.eşkıyalık almış yürümüş durumda idi. Bu savaşların yarattığı anarşik ortamdan yararlanan fırsatçı la r, eşkıya gurupları kurmuş ve halkın elinde avucunda ne varsa baskı ve zor kullanarak alıyorlardı. Köyümüzün o zamanki halkı da bu baskı ve soygunlardan çok çekmiş bu acılar kuşaklar boyu anlatılmıştı.Osmanlı devlet yönetimi o günlerde canının derdine düşmüş.bu düzensizliği seyretmekten başka yapacak bir gücü kalmamıştı.Zaten Kurtuluş Savaşı tarihinde yazılmış olanlardan öğrendiğimiz gibi bir ölüm kalım savaşı yaşanıyordu. Atatürk Kurtuluş Savaşını utku ile sonuçlandırınca bizim yöremizin insanı rahat bir nefes almıştır.Bir devlete sahip olmanın ve özellikle eşkıyanın zulmünden kurtulmanın mutluluğunu tatmıştır. Barış ortamının doğması ile çevre halkı daha çok dışarıya açılır oldu.Divriği Demir Madeni İsletmesi .Sivas-Erzurum demiryolu yapımı, Ergani Bakır Madeni işletmesi,Sivas Cer Atölyesi, Malatya Bez Fabrikası gibi sanayi kuruluşlarını duyanlar ilk fırsatta oralara gittiler.İnsanların eline para geçince yaşam biçimlerinde bir dönüşüm yaşanmaya başladı. Bu yeni acılım halkın gözünü açtı.Bir işçilik ve memuriyet elde etmek için ne mümkünse yaptılar. Ailelerin geçim düzeyi ve gelirlerini gösteren resmi kayıtlar ve istatistikler yoktu. Ancak o günkü altı nüfuslu bir ailenin yıllık gelir toplamı şimdiki para değerleri ile bir milyarın çok altında olabilirdi. Cumhuriyetin adil düzeni,otoritesi,güven vericiliği her kesimden insanın moral gücünü yükseltti,yarınına güvenini sağladı. 1950'li yıllara kadar normal isleyen bir devlet çarkı ortama egemen oldu. 1950-1960 arası yıllarda köyde eli iş tutan herkes dışa açılmaya başladı.Böylece köyün ekonomik yapısı dışardan gelecek gelire bağımlı duruma geldi. 1970-1980 arası yıllarda yörenin bütün köylerinde olduğu gibi.Yünören' de de büyük ölçüde köy boşalması yasandı.Sahipsiz kalan evler harabeye dönüştü.Köylerin dıştan görünüşü bir enkaz yığınını andırıyordu. 2000'li yılların başlarında Yünören köyünde sürekli oturan aile sayısı 11'e düştü.Kaldı ki bu aileler de eli iş tutamaz durumda olan düşkün yaslılardı.

KÖYÜN SOSYAL VE KÜLTÜREL YAŞAMI



Sosyal yasam ataerkil bir yapının özelliklerini yansıtıyordu.Yani erkek ne derse.nasıl isterse yaşam ona göre biçimleniyordu. 1900'lü yılların basına kadar küçük bir köy niteliği taşıyan,üstelik hepsi birbirine akrabalık ilişkileri ile bağlı olan bir toplumdu.Böyle bir yapıda olan bir toplum olması, onların içe kapanık bir yaşam sürmesini gerektiriyordu.Küçükler ancak büyükleri gibi düşünebilir.çok ileri gidemezler.Ayıp denilen bir kurum vardı ki, herkesi hizaya getirmeye yetiyordu.Hayırlı evlat olmak esastı. Bir delikanlı veya kız evlenmek istediğini veya birini sevdiğini asla belli edemez.belki içinden geçirebilir.Onların ne zaman ve kiminle evleneceğine büyükleri karar verir. Ancak büyükler onların düşüncesini sormaz,olsa olsa gencin duyacağı bir şekilde ortaya söyler.Çok seyrek bazı örnekler hariç,kimse bunun dışına çıkamazdı.Kapalı bir köy yaşamı egemen olduğu için akraba evlilikleri çok olurdu.Uzak evliliklere çok seyrek rastlanırdı.Bu duruma biraz da miras konusu neden olurdu. Mülkün yabancıya kalmaması çok önemsenirdi. Evlilik girişimleri her zaman oğlan tarafından başlardı.Bu konuda Cöğü köyündeki uygulamaya ilişkin bir örnek ele alacağız: Oğlan babası oğlunu evlendirmeye niyetlenmiştir. Köyün sözü geçen adamlarından bir kaçını alarak kız tarafına gider.Bu sadece bir niyet beyanıdır.Kız tarafının eğilimi olumlu ise tekrar rahatsız edeceklerini belirterek ayrılırlar. Belli bir süre geçtikten sonra.baba ve sözü geçer heyet bu kez düğürcü olarak gider.İçlerinden birini kız istemeye ve gerekli konuşmaları yapmaya yetkili kılarlar.Bu konuşmaların usturuplu ve incitici olmayan bir biçemle yapılması gerekir.Çünkü kız tarafı çok alıngan bir havaya girer.ikinci ziyaret kız tarafınca önceden haber alınmıştır.Kız isteme görüşmeleri genel olarak akşam saatlerinde yapılır.Konuklan haber alan Komşular ve özellikle de kız tarafına yakın sayılan komşular durumu haber almışlardır.Bu görüşmelerde hazır bulunurlar. Genel olarak sözcü seçilen konuk.konuşmaları başlatır,kibar bir dille ne için geldiklerini ima eder.Ev sahibi tarafındakiler ise haberleri yokmuş pozunda görünür.esprili takılmalar bir süre devam eder.sonuçta basımız gözümüz üzerinde yeriniz var gibi iltifatlar sunulur.Konuk sözcü,kız tarafını temiz bir “ah” ile olmasından ötürü sevdiklerini,ziyaret nedeninin bu aile ile hısımlık kurmak olduğunu açıklar.Bu noktada esprili takılmalar daha yoğunlaşarak sürer. Artık iş ciddiyete gelmiştir. Konuk "dostumuz A'nın kerimesini,arkadaşımız M'nin mahdumu için münasip görüyoruz.Allah kısmet etmişse sizden hayırlı bir cevap bekliyoruz."der. Kız babasının cevabı beklenir.Kız babası,bir süre böyle bir niyetlerinin olmadığını .şimdilik kızlarının küçük olduğunu,konukların hoş sefa geldiklerini ancak kısmetlerini başka yerde aramalarını bildirir.Bunun üzerine taraflar babayı sıkıştırmaya başlar.Böyle bir isteği münasip gördüklerini, Allah yazmışsa bu işin olacağını .dolayısıyla konukları bos göndermemek gerektiğini esprili ve sakalı bir ortamda belirtirler.Bunun üzerine daha önceden planlanmış olan,senaryoya göre kız babası.yakın büyüğü R'nin dururken kendisine söz düşmeyeceğini bu nedenle onu kendisine vekil tayın ettiğini söyleyip keser.Ev sahibi vekil işi ağırdan almak zorundadır.Düşünüp taşınacaklarını,şimdilik bir cevap vermesinin mümkün olmadığını.damat ve ailesi tarafı hakkında bilgileri olmadığını ve süre istediğini beyan edip konuşmayı keser.Bu olumlu bir sinyaldir. Çay kahve ikramı ile konuklar geri döner. Üçüncü gelişte iki taraf son sözlerini söyleyeceklerdir.Konuk vekil toplanan komşu topluluğu önünde Allah'ın emri,Peygamberin kavli ile A'nın kerimesi Zeynep'i ,M'nin mahdumu Erdal için istemeye geldiklerini,olumlu bir sonuç beklediklerini bildirir.Simdi söz sırası kız tarafı vekilindedir.dikkatler ona çevrilmiştir.Ne var ki kız vekili gelenek gereğince işi olabildiğince uzatmak ve müşkülpesent bir tavır takınmak zorundadır. Bir yığın espri, sataşma, şakalaşma sonunda kız vekili vakur bir eda içinde kararını açıklar.Düşünüp taşındıklarını.münasip gördüklerini,,bir kız değil mi dostlara kurban verdiklerini açıklar. Bunun üzerine bir alkış kopar.taraflar ayağa kalkıp birbirlerini kutlayıp öpüşürler. İki taraf arasında alınacak verilecek konular için görüşmeler başlar.Önce başlık konusu ele alınır.Kız vekili esas kararlaştırılan miktarın çok üstünde bir rakam söyler. (Örneğin bu günkü değerlerle beş trilyon başlık ister.) Bunu da bir süre esprilerle süsleyerek.yükseltmeye ve indirmeye çalışanlar olur. Bu paradan bağış ve bahşiş isteyenler ısrar ederler.Sonuçta vekil, Hasan ağaya bir trilyon.Ahmet'e beş yüz milyar v.b. bağışlarla kararlaştırılmış olan sayıya iner.Bu miktar bu günkü değerlerle 3-5 milyar civarındadır. Düğünün ne zaman yapılacağı oğlan tarafından kaç davar.kaç kg yağ,bulgur,altın isteneceği kararlaştırılır.Düğünün bütün masrafları gelenek gereği damat tarafına yüklenir.Çok zaman masrafların ve baslık parasının altından kalkılamadığı için kız istemeye cesaret edemeyen gençler ve aileler olmuştur.Düğün tarihinde iki taraf yakınlarına ve çevre köylerdeki tanıdıklarına davetiye yerine birer çay sekeri göndererek davet eder. Düğün günü gelmiştir.Damat tarafı atlı ve yaya erkeklerden oluşan bir alayla kız tarafına gider.Kız tarafı başka bir köy ise giden konuklar ,herkes kendi dengine düşecek şekilde dağıtılır. Düğün alayında kadın olarak 2-3 yenge (berbu) bulunur.Yengeler kız tarafındaki komşuların tümü tarafından düğün süresi içinde yemeğe davet edilir. Doğal olarak bu yemek sembolik bir anlam taşır.Yengelerin her biri için yakınlarından bir erkek koruma olur.Böylece yengelere bir zarar gelmesi önlenmiş olur. Gelin tarafındaki komşulara dağıtılmış olan konuklara zengin sofralar kurulur.Bu konukları parlak bir şekilde ağırlamak bir onur meselesidir.Uygun bir zamana göre ayarlanmış olan düğün yemeğine bütün konuk ve ev sahibi tarafları katılır.Yol boyunca ve sabahlara kadar davul zurnalar çalar.hemen büyük küçük herkes halkalar seklinde halaylar çeker. Düğün evinde aksamın geç saatlerinde geline kına yakılır.Hazırlanmış kına yerine,gelini bir çadırın arkasından getirirler.Ancak gelinin kardeşi çadırın kapısını açmaz,bir at.bir tabanca,bir kat elbise ister.Verilmezse gelini asla bırakmayacağını söyler.Yalvar yakar olunur.istekler düşürülür,ya biraz para-ya.ya da istekleri sonra karşılanmak üzere razı edilir.Kına tabakları köyün genç kızları tarafından çevrilir.,kına havası türküler eşliğinde kınalar dönerken,gelinin yakınları hıçkırıklara boğulur. Kına el ve ayaklara sürülür,sonuçlandırılır. Ertesi gün dönüş var.Gelinin atı süslenmiştir,gelin allı- pullu giysilerle donatılmış.basına koni biçimine getirilmiş ve üstü rengarenk ipek örtülerle örtülmüş bir baslık konmuştur. Ata bindirme sırasında da sorunlar var.gene bir bahşiş verilir ve gelin ata bindirilir.Gelinin bindiği atın gemi sağdıç tarafından çekilir.Alay geldiği yoldan dönüşe başlar.Bu sıralarda silah atılmaz.ayrılırken silah atmak gelin tarafına hakaret olarak değerlendirilir,çok zaman kanlı kavgalara neden olur. Düğün alayı damat evine yaklaşmıştır.Damat sağdıcı ile birlikte.kıran tuvalet siyah bir takım elbise içinde.sırtlara alınmış paltolar.sol ellerinde ağızlarını kapamak için birer mendil, ceplerinde bozuk paralar.birer elma, ,çerez.ağır adımlarla, damın üstünde ön cepheye doğru ilerlemektedirler.Gelin de at üstünde.tam ön cephede kapının önüne getirilmiştir. Damat cebindeki elmayı sağ eliyle çıkarır,üç kez aşağı doğru atar gibi yapar ama atmadan bir adım geri çekilir,sağdıç da aynısını yapar. İkinci seferinde damat elmayı gelinin koni başlığının sivrisini hedef alarak atar.İsabet ettirirse büyük coşku ile alkışlanır. Ceplerdeki çerezler,bozuk paralar aşağı doğru yerlere savrulur.Büyük-küçük herkes yerdekilere hücum eder. Bunlardan bir şey kapmak uğur ve kısmet sayılır. Gelin özenle attan indirilir.eve girmekte nazlanır.kayın pederden armağan isteğidir bu. Damat tarafı da geline tuzak hazırlamıştır. Eve giriş yoluna süpürge.saksı gibi bir ev eşyası konmuştur.Eğer gelin dikkatli davranmaz ve önceden de uyarılmamışsa bu nesneyi görmeyebilir Bu durumda izansız ve nankör damgasını yer.Süpürgeyi kaldırıp kenara koyarsa akıllı gelin unvanını kazanır. Düğün bitmiştir. Çağrılı olan topluluk damat tarafına hayırlı olsun dileklerini sunarak dağılır. Gelin damat tarafına gelir gelmez aynı kıyafetle evin kuytu bir yerinde.çul ve çarşaflardan hazırlanmış bir bölmede gerdek saatine kadar bekletilir. Topluluğun dağılmasından sonra damat ta aynı bölmeye getirilerek .gelinle birlikte kimseye görünmeksizin gerdek saatine kadar bekler. Gerdek için ayrı bir oda hazırlanmıştır.Köyün uyku saati sıralarında önce gelin sonra da damat gerdek odasına sokulur. Gerdeğin başarılı geçip geçmediği,damat yakınları tarafından merakla beklenir.Başarı damat tarafından.henüz beklemede olan kadınlara, kan damlamış çarşafın verilmesi ile haber verilir.Bunun yegane amacı bekaretin kanıtlanmasıdır. Bu haber üzerine küçük bir şenlik yapılır hatta bir iki el silah patlatılır. Böylece köye de bir hava atılmış olur.Ertesi gün gelinle damat odalarından çıkmazlar.Gelin bir hafta kadar kimseyle yüzleşmez.Damatla gelin aylarca ve yıllarca büyüklerinin yanında birlikte bulunmazlar.Normal yerel kıyafeti giyen gelin beş ile yirmi sene arasında büyük erkeklere ve özellikle kayınpedere yüzünü göstermez,Onları gördükçe çenesindeki pusuyu burnunun üstüne kadar çekip.sadece göz çevresi açıkta kalır. Aynı süreler içinde onlarla konuşmaz , işaretlerle anlaşır.Buna gelinlik yapmak denir. Çocuklarını büyüklerinin yanında sevemezler,yanlarına alamazlar.Bu gelenek 1960'lı yıllara kadar sürdü.Genç kuşakların dışarıya açılması, eğitim-öğretimden geçenlerin çoğalması ile yavaş yavaş aşınmaya başladı ve daha sonra da büsbütün ortadan kalktı.1960'lı yıllara kadar aileler, kalabalık nüfus sayısı ile dikkatleri çekiyordu.Büyükanne, büyükbaba,oğullar ve eşleri,torunlar ki bazen 20-30'a ulaşıyordu. Doğum kontrolü bilinmediğinden,her çiftin doğurganlık yeteneğine göre 10-15'e varan sayılarda çocuk sahibi olunuyordu. Çok evlilik bizim yöremizde yasal olarak yasaklanmadığı halde 1800'lü yıllarda bile çok az görülürdü.Bunun başlıca iki nedeni halk arasında söyleniyordu.Birincisi ekonomik neden ikincisi kadına duyulan saygı.Toprak az geçim kaynakları yetersiz olduğundan, ortalama insanlar bir kadınla daha mutlu olacaklarına inanıyorlardı. Aileler istediği halde çocukları olmazsa,önce bilinen bazı türbelere ocaklara giderler,adak adarlar,hocalara muska yaptırırlardı.Sonuç alınmazsa suç kadından bilinirdi.Bu suçluluk duygusundan kurtulmak için kadın.kocakarı ilaçları da dahil her türlü tehlikeli tavsiyelere uyar ve bazen ölüme varan sonuçlarla karşılaşılırdı.Bütün denemelere karşın çocuk olmazsa,erkeğe ikinci evlilik hakkı doğardı.Bu şekilde üçüncü,dördüncü evliliklere kadar gidilirdi. Hiç kimse kısırlığın nedeninin erkekten de olabileceğini aklına dahi getirmezdi. 1960'lı yıllara kadar böylesi konular için hekimlere gitmek hem olanaksızdı,hem de ayıp sayılırdı. Doğum yapan kadınlara Al karısı gelirdi.O nedenle loğusa kadınla bebeği kırk gün beklenirdi.Al karısı gelirse anne ve çocuğun ciğerlerini karnından söküp götürür yerdi. Bir kadın veya çocuğun loğusa döneminde ölmesi buna bağlanırdı.Çocuğun kırkı çıkmadan kimseye gösterilmesi ya da bir yere götürülmesi caiz değildi.






Her çeşit hastalık için ilk başvurulacak yer Cöğü Baba idi.Hasta ziyaret yerindeki çeşmenin basına götürülür, eline,yüzüne ,ayaklarına ve ulaşılabilen bütün vücuduna bu sudan sürülür,bir yandan da dualar edilip yalvarılır. Şifa dilenirdi. Adak veya kömbe kuruyemiş gibi yiyecekler hazır bulunanlara dağıtılırdı.Cöğü Baba 'ya yapılan bu ibadet ve itikatlar 2000'li yıllarda da aynen devam ediyor.Yurtiçi ve dışı gurbetlerde yıllarca kalmış.bütün çevre insanları yurda döndüklerinde ilk ziyaret yerlerinden biri Cöğü Baba olmaktadır. Anlaşmazlıklar da çoğu zaman Cöğü Babaya yemin ettirilerek çözülüyordu."Eğer yalanım varsa Cöğü beni çarpsın,, "Gördüysem Cöğü beni kör etsin" gibi. Giderek artan bu rağbet karşısında COGİBABA KÖYÜ KALKINDIRMA VE KÜLTÜR DERNEĞİ, çeşmenin başına ziyaretçilerin ihtiyacına cevap verecek tesisler yaptırdı.Çevresini yeni baştan düzenledi.Mutfak,yemek salonu,adak kesme yeri,tuvalet,musluklu çeşme gibi bölümleri bir kompleks şeklinde ziyaret alanına yerleştirdi.Ziyaretçilerin para yardımı için kasalar konuldu. Cöğü köyü ve çevrede aynı aşiret boyuna mensup köy halkları, bu ziyaretten başka Doğancıl' ın başındaki büyük ardıca, Gürlenbaba tepesine, Çengelli Dağındaki birkaç çeşmeye, Halastaki Toptaş' a, Cöğü Baba' nın türbesi olan Sabe 'ye ve daha bir çok ziyaretlere de saygı gösteriyorlar. Birbirleri ile karşı karşıya olan Çengelli dağı ile Gürlenbaba dağının zaman zaman savaştıklarına inanılırdı. Bunun nedeni ise Gürlenbaba' dan gümbürtülü seslerin duyulması idi.Bu dağın kalkerli yapısından dolayı çöküntüler olduğu çok geç kabul edilebildi. Köyün ve o yöredeki köy halklarının Güneşe ve Ay'a da itikatları vardı.Erken kalkıp Güneş'in doğuşunu seyretmek kısmetlerin açılması için iyi kabul edilirdi ve dualar mırıldanırdı. Ay görününce de aynı şekilde dilekler dilenir dualar okunurdu.Bu inanç nedeni ile Ay'a ilk insanın ayak basmasını kabul etmekte zorluk çektiler.






Yardım istenen inanç kaynaklarının en önemlilerinden biri de Hızır'dı.Hızır her sene ocak ayının son iki veya bir günü ile şubat ayının ilk bir veya iki gününde gelirdi.Üç gün oruç tutulur, son günün Perşembe gününe denk gelmesine göre ayarlama yapılırdı. Hızır'ın bu üç günlük sürede köye geldiğine ve bereket getirdiğine inanılır,un çuvalları veya ambarların üstü acık bulundurulurdu.Hızır kimin dileğini kabul etmişse onun açık olan ununa insanın açık eli seklindeki pençesini basardı.O eve artık Hızır bereketi girmiştir.Unlar daha uzun dayanır,kısmetler açılırdı. Yılın önemli günlerinden biri de On iki İmam anmaları idi.Günümüzde daha çağdaş usullerle yapılan bu anmalar,köyde çok daha mütevazı biçimde ama içten yapılırdı, l 2 gün orucun sonunda aşure yapılır ve bütün köylüler birbirlerine aşureye davet edilirdi. Bir günde beş-on eve aşure yemeye gidildiği olurdu.Köyün çocukları o zamanlar köyde kullanılan ağaç kasıkları uçkurlarına sıkıştırırlar,büyük bir istekle aksama kadar aşure yerlerdi. Kurban kesildiği ve aynı şekilde komşulara yedirildiği de olurdu. Köyün sosyal etkinliklerinden biri de kış aylarında tarikat dedelerinin gelmesi idi .Dedeler iki-üç kişilik gruplar halinde gelirler ve gezi programlarına uyarsa bir ay kalırlardı. Dedeler 500mt. mesafede karşılanırlar.hangi eve konuk olacakları sorulmaz onların taktirine bırakılırdı.Kaldıkları süre içinde durumu uygun köylüler sıra yaparak dedeleri evine davet eder ve cem ayini yapılır davete katılan halk kömbe ve börek gibi lokmalar getirir,lokma duasına durur,lokmaların yenmesi ile Cem ayini sona ererdi. Bütün bu inanç kaynakları var diye Allah'ın büyüklüğüne bir zarar gelmezdi.O her şeyi yaratan ve her şeyin üstünde idi.Hz. Muhammed onun elçisidir,O her şeyi var edendir. İnanca göre bütün türbe,dergah,ulu ağaçlar,ulu dağlar.ermişler Allah'ın makbul varlıkları idi. Onlar Allah'a normal kullardan daha yakınlardı,o nedenle bir devlet yönetiminde olduğu gibi en yüksek makama gitmeden önce küçük makamlara başvurulması daha uygun olurdu. Onlar birbirlerinden haberdardı. Bu nedenle bu gibi ziyaretlere gitmek Allah'a ulaşmanın yollarından biri idi.Aşiret boyunun bütün köyleri gibi Yünören (Cöğü) köyü de misafire büyük değer verirdi.Çünkü o Tanrı misafiri idi, misafirin gittiği evin bereketi olurdu.Misafir on kısmetle gelir,birini kendisi yer dokuzunu bırakır giderdi. Kışlık yiyecekler yazdan hazırlanırken.en yağlı ve değerli yiyecekler misafir için ayrılır, kilitli sandıklarda saklanırdı.O sandık yalnız misafirler için açılırdı.Kavurma, has çökelek, bal, çay, şeker, kahve gibi seçkin yiyecekler bunlardan bazıları idi. Misafirin ağırlığına göre bir horoz ve davar kesildiği de olurdu .Bu iltifat ve ikramlar hemen hemen karşılıklı olurdu.Çok misafir ağılayanın çevrede saygınlığı artardı.O nedenle bir misafir dağ başındaki kurtarıcı bir konak gibi değerlendirilirdi. Bu şekilde kurulan dostluklar ömür boyu sürerdi.Dostlar birbirlerine ara sıra bir elma veya birer çay sekeri göndererek gönül alırlardı.Bu yoldan gönderilen elmayı alan onu yemez,bir başka dostuna gönderirdi.O da yemez dostuna gönderirdi.Böylece bir elma veya seker bozuluncaya kadar dolaşır dururdu.Bu adet o günün koşullarına göre çok normaldi.Çünkü elma ve seker o çevrede ender bulunan nesnelerdi. Köy içinde ve çevrede dostluklar kurmanın başka yolları da vardı.Bunlar kirvelik, musahiplik ve kan kardeşliği idi. Kirveliğe çok önem verilirdi.Sünnet yapılacaklara kirve şarttı. O olmadıkça sünnet yapılamazdı.Sünnet zamanı kirve davet edilir.şaşalı bir törenle karşılanır.Bütün komşular sünnet evine “ hoş geldin” e gelirlerdi. Davet edilen ile davet eden kirveler arasında yüklü armağanlar alınıp verilirdi.Bu nedenle genel olarak herkes kendi dengi ile kirvelik kurardı. Sünnet,evlenme düğününde olduğu gibi davul-zurnalı,şenlikli,halaylı eğlence şeklinde yapılırdı. Sünnet sahibi çevredeki dost ve akrabalarını davet eder.tüm katılanlara ziyafetler çekilirdi.Komşular da kirveyi sırayla evlerine davet edip ağırlarlar,armağanlar verirlerdi. Musahiplik bir bakıma tarikat kardeşliğidir. Hz Muhammed ile Hz Ali'nin musahipliğinden kaldığı rivayetine dayanır.Çoklukla küçük yaslarda kurulur, herhangi bir tören yapılmaz. Musahipler arasında kutsal bir bağ vardır.Birbirlerine maddi ve manevi destek alıp verirler aralarında gizli saklı yoktur.Cem ayinlerine katılmak için musahipli olmak gerekir. Kan kardeşliği iki erkek.ya da kadın kız arasında törensiz kurulur.Kutsal bir yönü vardır.Bu son üç bağlardan biri kurulan aileler arasında evlilik bağı kurulamaz. Köyün sosyal etkinlik ve yardımlaşmalarının başında ölüm törenleri gelir. Köyde cenaze işlerinde iyi bir işbirliği vardı.Ölüm olaylarında dargınlıklar ortadan kalkar,bütün komşular törene katıldıktan başka.çevre köylerden çok katılım olurdu.Uzaklardan gelenleri beklemek gerektiğinde cenaze serin bir yer evinde muhafaza edilirdi. Cenazeye gelenler öncelikle ölünün baş tarafında örtüye niyazda bulunurlardı.Cenazenin çevresini daha çok kadınlar işgal edip.içlerinden iyi ağıt yakanlar yüksek sesle ölüyü yüceltici ağıtlar söylerlerdi.Bu ağıtlar topluluğa duygusal anlar yaşatırdı. Cenazeyi kaldırma saati gelince evden ilahiler esliğinde.açık bir meydana getirilip hazırlanan teneşirin üzerine konur.kazanlarda ısıtılan temiz sularla yıkanırdı.Yıkama sırasında cenaze erkekse, erkeler tarafından çevrilip yıkanır. Kadınsa kadınlar tarafından bu görev yapılırdı.Kefenleme işi köy imamının tarifine göre yapılır,mezara götürülürken yolda düzgün bir yerde cenaze namazı kılınırdı. Üç gün sonra ölene ait çamaşırlar yıkanır,kuran okutulur.yedi gün sonra haftalık bir kuran okutulur,ölünün ruhu için yemek verilirdi.Kırk gün sonra ise kırkı okunurdu.Eylül ve haziran aylarına denk getirilip mezar kaldırma,yani mezarın yapımı tamamlanır.böylece ölüye ilişkin hizmetler bitmiş olurdu.








EĞİTİM VE KÜLTÜREL DURUMU

Köye ilk yerleşenler arasında okur-yazarlık konusuna ilişkin bir bulgu yoktur. Mezarlar üzerinde rastlanan Arapça yazılar 1900'lü yıllarda yazılmıştır. 1333 (1917) tarihinde ölen Kase oğlu Mille Süleyman'ın (Molla Süleyman) mezarı ile imamoğullarından Mehmet'in mezarı ve Cöğü-Avşar arasında yer alan karışık mezarlarda da aynı tarihlere ait yazılar var. Daha öncesine ait olduğu sanılan silik belirtiler ise sadece Avşar mezarlığında var.Onlarında Ermenilere ait olduğu rivayet ediliyor. Köyde okur-yazarlığı 1900'lü yılların başlarında Molla Süleyman yaymaya çalışmıştır.Bu zat babası tarafından başka köylerdeki hocalara verilerek yetiştirilmiş.Bilgin bir hoca olarak çevrede ün yapmıştır.Onun ölümünden sonra ise oğlu Şah İsmail (Saye) aynı işi yürütmüş ve bu sayede 7-8 kişi okur-yazar olmuştu. Cumhuriyetin ilanı ve 3 Kasım l928 de latin harflerinin kabulünden sonra okuma yazma seferberliği başlamış, bu sayede günden güne okur-yazar sayısı artmıştır. 1930 lu yıllardan itibaren köyden bazı çocuklar Karacaören ve Boğanak köyü okullarına devam etmişlerdi, l 960 yılına kadar bu okullara köyün az sayıda erkek çocukları yaya olarak gidip geldiler.Böylece okur-yazar sayısı çoğaldı. 1945 yılına kadar askerdeki oğullarına mektup yazmak, ondan geleni okumak önemli bir sorundu. Bu uzak okullara giden çocuklar ilk okul sonrası öğrenimlerini devam ettirmek olanaklarını bulamazlardı.ilk kez Cöğü'den Hasan Fehmi Korkmaz'ın lise ve üniversitede okuyup mezun olduğu büyük yankı yaptı.Diğer veliler ve çocukların hevesini kabarttı. Hilmi Yüksel ve kardeşi Ali Rıza gibi İstanbul'da büyümüş olanların yüksek öğrenim yaptıkları haberleri köylülerde mutluluk nedeni oldu. Onlardan sonra bu satırların yazarı l949 yılında Yıldızeli-Pamukpınar Köy Enstitüsü'ne gitti. Arkasından birkaç yıl ara ile Haydar Rençber ,Süleyman Durmaz,Ali Hikmet Yılmaz aynı okula girdiler.Bu okullardan sonrada Hüseyin Özten Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek ilköğretim müfettişi, A.Hikmet Yılmaz yüksek öğretmen okulunu bitirerek matematik öğretmeni Süleyman Durmaz yüksek öğretmen okulundan sonra 9 Eylül Üniversitesine asistan, sonra İngiltere ve Almanya'da doktora ve tez çalışmalarını yaparak profesörlüğe yükseldi.Mahmut Durmaz, Mahmut Yıldız aynı yıllarda başka kanallardan mühendis, Mahmut Özten çeşitli olanakları kullanarak Tıp Fakültesini bitirerek doktor oldular. 1960'lı yıllardan itibaren öğrenim alanında çok büyük gelişmeler oldu.Ar-tik sayıları belirtilemeyecek kadar çoğalan yüksek öğrenimliler çeşitli önemli görevlere geçtiler.



Bu çerçevede belirtilecek hususlardan birisi de eğitim -öğretimde kız çocuklarının çok geri planda kalması.Çünkü yol ve maddi koşullar ile yerleşik gelenekler kızların okullara devamına engeldi.Bugün bu fark kalmamış durumdadır. Köyümüz ve çevremiz insanının en önemli özelliği yeniliklere ,bilimsel ve teknolojik gelişmelere açık olmalarıdır. 1952 yılında ilk kez köye Hüseyin Korkmaz kollu bir gramofon getirdi.Bu olay köyde sevinçle ve fakat şaşkınlıkla karşılandı.İçinde şeytan olabileceği gibi tepkiler çok az taraftar buldu. 1958 ve onu izleyen yıllarda,özellikle l 960 dan sonra köye radyo geldi.İnsanlar bu sihirli kutuya hayran kaldılar.Bunun Allah'ın bir hikmeti olduğuna inananlar oldu.Ancak çok çabuk uyum sağlandı.insanlar maddi güçlerini zorlayıp edindiler.Avrupa'dan izine gelenler radyo -teyp getirmeyi hiç ihmal etmediler. Böylece bu sihirli aletler halkın ufkunu açtı.Ülkede ve dünyada olup bitenleri öğrenmek onların önemli merakları haline geldi. 1960' lı yıllarda gaz yağıyla çalışan lüks lambası, traktör, seker, çay konserve gibi hiç ismi duyulmamış alet ve yiyecekler halk arasında kullanılır oldu. Su değirmeni yerine motorlu değirmenler halka büyük kolaylık sağladı. 1962 yılında köye ilk okul yapılıp faaliyete geçti.Halk hiç olumsuz tepki göstermeden kız-erkek çocuklarını severek okula gönderdi. 1980' li yılların sonlarında köye elektrik geldi.Bunun sonucu olarak yaşamı kolaylaştıran ev aletlerinin köye girmesi büyük bir devrim niteliği taşıdı.Televizyon, radyo, aydınlatma, yayık, fırın, buzdolabı çamaşır makinesi evlerin vazgeçemeyeceği araçlar haline geldi

BESLENME VE YEMEK KÜLTÜRÜ

Bir toplumun gereği gibi beslenmesi ekonomik güce bağlı olduğu kadar pişirme kültürü, besin değerleri, sağlığa uygun hazırlama teknikleri gibi etkenlere de bağlıdır. Yünören köyü toplumu iki akraba aile olarak kuyu kurup, yaşama biçim verirken, ilk atalarının kültüründen hiç sapmadılar. İletişim ve ulaşım onların çevreden etkilenmesine olanak vermiyordu. İki yüz yıllık bir süreçte hep atalarından kalma yemekler ve pişirme usullerine bağlı yaşadılar. Temel besin buğday ekmeği ve süt mamulleri idi. Halk çok zaman üç öğün yavan ekmekle idare ederdi. Kurak geçen yıllarda kıtlık baş gösterir ve üretim çok düşerdi. O yıllarda arpa ekmeği önem kazanırdı. Nüfus çoğaldıkça yeni haneler oluşur ve toprak küçük parçalara ayrılırdı. Küçülen bu ekim alanları ailelere yetecek ürün vermiyordu. Özellikle ilkbahar aylarında yoğun ekmek sıkıntısı olurdu. Böyle yıllarda hayvansal besinlerden daha çok yararlanılırdı. Örneğin tereyağından çökelek kızartılarak çocuklara yedirirlerdi . Bu sayede ölüm tehlikesinden kurtulurlardı. Beslenmenin ekmek yemekle eşdeğer ve ondan ibaret sayıldığı düşünülürse tahıl kıtlığının ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. Üretilen buğday ve arpalar çay suyunda yıkanır, harmanlarda serilen yaygıların üzerinde tam sertleşinceye kadar kurutulur, büyük çuvallara doldurulur kağnı arabaları ile bazende eşeklerle 9-10 km uzaklıkta bulunan Boğanak köyü değirmenlerine götürülürdü. Değirmenler su ile çalıştığı için ancak o kesimde kurulabilmişti. Çevrede bulunan bütün köyler de aynı değirmenleri kullanırlardı, bu nedenle sıra veriliyordu. Verilen randevu tarihinde değirmene gidilip öğütülme süresince başında bulunulurdu. Unlar çuvallara doldurulur aynı araçlarla evlere getirilirdi. Değirmen yolunun uzun ve engebeli olması yüzünden bu yolculuk özellikle kağnılar için çok çetin geçerdi. Unluğunu evine ulaştırıp tahtadan ambarlara dolduran bir aile rahat bir nefes alır ve bir yıl daha güvenceye kavuştuğu için mutlu olurdu. Hamur teknelerinde uzun bir yoğurma ile yapılan hamur, ekşime kıvamına gelince, buna ait tahta üzerinde lavaş olarak açılır ve ocakta kurulmuş olan sacda pişirilirdi. Seyrek olarak fırın ve tandırda yapıldığı da olurdu. Ekmekler Yünören ve çevre köylerde kadınlar tarafından pişirilirdi. Ekmeği gereği gibi ince açmak ve tam kıvamında pişirmek kadınların önemli marifetlerin başında gelirdi ve övgü konusu olurdu. Soğuyan ekmekler ağaçtan yapılan ekmek teknesine yerleştirilerek muhafaza edilirdi. 5-1 O gün kadar tazeliğini koruyan ekmekler bittikçe yeniden yapılırdı. Temel besinlerden biri de süt ve mamulleri idi. Sütler, koyun, keçi ve ineklerden elle sağılır, tül süzgeçten geçirilir, kazanlarda kaynatılır cam ağacından yapılma külenk (külek)lere bu sıcaklığı ile boşaltılır. Elin küçük parmağı Ne yoklanarak mayalanma kıvamına geldiği tespit edilir. Yoğurt özemesinden elde edilen maya küleğin bir kenarında sütün içine boşaltılırdı. Ertesi sabaha yoğurt ve üstünde kaymak tutmuştur. Kaymak kaşıkla sıyrılarak has çökelek yapmak üzere keçi derisinden yapılan torbalara boşaltılır. Yoğurt yine çam ağacından yapılma yayıklara boşaltılarak sabah serinliğinde sehpaya asılır ve bir saat kadar yayılır. Ara sıra içine sıcak veya soğuk su ekleyerek ısı durumu ayarlanır. Artık yağ ve ayran ayrışmıştır. Gene küleklere yerleştirilen bez süzgeçten geçirilir. Yağı alınarak hazırlanmış küleğe tuzlanıp basılır süt fazla ise yayma işi daha bir çok kez tekrarlanır. Günlük ihtiyaç kadarı ayrılan ayranın geri kalan büyük bölümü kazanlar da kaynatılarak ham çökelek yapılır. Bu yağsız çökelek keçi derilerine basılarak ve tuzlanarak muhafaza edilir kıs aylarında yenir fazlası da satılırdı. Yayıktan çıkan ayran bez süzekten geçirilince yağı torba seklinde olan süzekte kalır. Bu yağ bir kez daha temiz su ile yıkanır ve küleklere tuzlanarak basılır. 1960'lı yıllara kadar çok iyi para eden yağ daha çok Divriği'ye götürülüp satılırdı. Para ihtiyacını sağlayan en iyi ürün olduğu için evlerde kısıtlı tüketilirdi. Daha çok çocuklara ve bazen de büyüklere yağ dürmeci yapılır ve iyi doygunluk sağlardı. Has çökelek süt ürünleri arasında en değerlisi idi. Bu da yüksek fiyatlarla satılır ve iyi bir gelir kaynağı olduğu için evlerde az tüketilirdi. Orta halli bir ailede en çok ham çökelek ekmeğe katık olarak kullanılırdı. Terbiye edilmiş keçi ve koyun postlarında saklanan çökelek bir yıl bozulmadan kalırdı. Ham çökelekten kes de yapılırdı: Çökelek önce sulandırılıp yoğrularak hamur kıvamına getirilir. Sonra iki elin ayası arasında topak biçimi verilir, güneşte kurutulur, tas gibi sertleşmiş olan bu topaklar bez torbaya doldurulup nemsiz bir bölmeye asılırdı. Kısın keş teknesinde ılık suda ovularak ayran kıvamına getirilir ve ayran olarak tüketilirdi. Buraya kadar anlatılan besin maddeleri temel niteliğinde idi. Bir aile bunlara sahipse artık başka bir şey olmasa da olurdu. Bunların dışındaki besin maddeleri ise ancak yardımcı olarak kullanılırdı. Belli başlı yemeklerden biri zaman zaman buğday unundan yapılan iki çeşit kömbe idi. Kömbelerden biri katmer olarak adlandırılır ve börek gibi kat kat lavaşlardan yapılırdı. Katların arasına tereyağı sürülür, oldukça lezzetli bir börek olurdu. Diğer kömbe çeşidi ise yağsız ve sert kömbe idi. Ekmek yerine kullanılabilen bu kömbe daha çok SİR denilen bir yemek için yapılırdı. Kömbe tikeler halinde doğranıp bir sinide istif edilip koni sekline getirilir. Koninin tepesinden ayran dökülerek sininin dip kısmında belli bir seviyeye kadar çıkması sağlanır. Sonra tavada yakılmış tereyağı bütün koninin üzerinde gezdirilerek yağlanır. Doğal olarak yağın önemli kısmı süzülüp dipteki ayrana karışırdı. Baş ve işaret parmakları ile tutulan tikeler dipteki ayranlı yağa bandırılarak yenirdi. Bunun daha büyüğü zervet(zerafet) olarak adlandırılırdı. Ziyafetlerde ve kalabalık ailelerde yapılırdı. Bir oto lastiği büyüklüğünde yapılan zervet sofraya yatırılır, çember gibi olan yüzey kesilerek çıkartılır, zervet doğal sini gibi bir biçim alırdı. Çemberin iç alanındaki daire yüzeyden çıkarılan kısım tekrar küçük tikeler haline getirilip aynı yüzeyde istif edilir ve öteki sir gibi ayran ve yağ dökülerek yenirdi. Her iki kömbe ocakta (şömine) alt tarafı taş ve üstü de sac olan bir düzenek arasında pişirilir. Kızgın yassı taslarla, sacın üstüne serilen odun közleri arasında pişmek ayrı bir tat kazandırırdı. Hemen hemen bütün evlerin tavukları olduğu için yumurta tüketimi de vardı. Yumurtalardan daha çok tereyağında pişen kaygana yapılır ve çok sevilirdi. Bazen kaynamış yumurtalar lavaş ekmekleri arasına doğranıp dürmeç de yapılırdı. Sulu yemek olarak en çok ayran ve yarma (döğme) den yapılan ayran çorbası tüketilirdi. Bunun dışında patates ve fasulye yemekleri de yapılır ancak bu yemeklerde eğer bir rastlantı ile ellerine geçmemişse et kullanılamazdı. İlkbahar aylarında dağda ve tarla kenarlarında yetişen otlardan da pancar denilen yemek yapılırdı. Pancar yemeğinin yapıldığı başlıca otlar: sılmastık madımak, gülhırçık, kuzukulağı, ve kırmızı pancarın yaprakları idi. Ekonomik durumu iyi olanlar etlik denilen bir hayvan kesip kavurma yaparlardı. Koyun, keçi ve sığırdan yapılan kavurma ağaç küleklerde muhafaza edilir ve kısın yenirdi. Daha çok konuklar için bekletilen kavurma ev halkına çok seyrek olarak verilirdi. Bunların dışında et tüketimi yok denecek kadar azdı. Ara sıra çoğunlukla da misafir için bir horoz, tavuk kesildiği olurdu. Bu etler, kaynatılır, sonra tereyağında hafifçe kızartılır, yanına bulgur pilavı ile sofraya getirilirdi. Misafirin sofrası masa üstünde kurulurdu. Ancak aileler sofralarını yere yayılan bir yaygı üstüne kurardı. Bunun etrafına çember düzeninde oturulur herkes ağaç kaşıklarla ve aynı kapta bulunan yemekleri yerlerdi. Sir zervet veya parça et şeklinde yemekleri ise elleri ile yerlerdi. Önemli konuklara içkili sofralar kurulurdu. Masanın üstüne yemekler, turşu, soğan, patates salatası gibi mezeler konur çevre köylerin bazılarında yapılan ve anasonsuz kaçak rakı denilen içki ile birlikte saatlerce söyleşir yenirdi. Köyde meyve olarak erik yetişirdi. Ancak l960'lı yıllardan sonra elma, armut bahçeleri kuruldu ve tonlarca ürün alınmaya başlandı. Yabani kuşburnu, karamuk gibi dağ meyveleri güneşte kurutulup, kışın şekersiz hoşafı yapılarak tüketilirdi. Bu arada Yünören ve çevrenin diğer köylerinde dikkatleri çeken bir çarpıklığa da değinmek gerekiyor. Zaten besin çeşit ve miktarı bakımından çok zayıf olan beslenme rejimi her zaman erkeklerin lehine, kadın ve çocukların ise aleyhine uygulanırdı. Hazırlanan yemekler öncelikle erkeklere doyasıya verilir. Ancak kalanı çocuklar ve ondan kalanı da kadınlara olurdu. Bu çarpık ve ters durum daha çok et, yağ , has çökelek ve meyvelerde belirgin hale gelirdi. l960 lı yıllara kadar köye domates, portakal, muz, çilek, kiraz vb. meyveler ve tropikal sebze ve meyveler girmedi.

KILIK KIYAFETLER

1950'li yıllara kadar erkekler, bacak kısmı dar bir boru gibi, kıç kısmı büzgülü ve arkaya doğru torba, bel kısmı uçkurlu,. zıpka denen pantolon giyerlerdi.Üst tarafa da kısa bedenli ve kollu salta denilen montu andıran bir giysi yapılırdı.Bu giysiler koyunların siyah yünlerinin eğirmenlerde (teşi) eğrilerek ince iplik haline getirilip, Karacaören 'deki tezgahlarda dokunulan ve sal denilen kaba bir kumaştan yapılırdı.Çoraplar daha kalın eğriltmiş yünlerden çeşitli motifler kullanılarak kadınlar tarafından iğle örülürdü. Sadece iç çamaşırlar bezdendi. Gömlekler yakasız bir biçimde, Eğin dokumasından yapılırdı. 25 Kasım 1925 tarihinde yapılan şapka devrimine kadar erkekler kırmızı renk ve tepesinde püskülü olan bir fes giyerlerdi.Adı geçen devrimle bu başlık terkedilmiştir. Ayakkabı olarak sığır derisinden yapılan ve kenarları delinerek büzgülenen, iplerle ayağa sıkıca bağlanan çarık giyilirdi.1950'li yıllarda kara lastikten yapılan ayakkabılar çarığın yerini aldı. 1970'li yıllarda, plastik , (naylon) lastiğin yerine geçti.Her konuda olduğu gibi l960'lı yıllardan itibaren kılık kıyafetler uygar bir biçim aldı. Kadınlar 1950'li yılara dek üç etekli ve üst bölümü ile bitişik entari denilen bir giysi giyerlerdi.Buna üç peş de denirdi. Pantolon yerine de çeşitli renklerden motifleri olan bir don (derpe) giyilirdi.Bu derpe geniş ve büzgülü,aynı zamanda karın bölgesinin altından bağlanacak gibi kısa olurdu.Üç eteğin altından giyilen beyaz iç gömleğin etekleri, iki yandan derpenin üstüne doğru sarkar ve üçeteğin arasından görünürdü.Üç etek kutnu denilen ipekli ve kırmızı-sarı dalgalı bir görünüşü olan bir kumaştan, derpeler birkaç renkli ve motifleri canlı divitinden olurdu. Düz desenden de salta denilen üstlük giyilirdi. Kadınların başı,basık ve tepe kısmına bir çember yerleştirilmiş kırmızı renkli bir fes,ve kenarları parıldayan pullarla süslenmiş iki poşudan oluşan bir düzenekle bağlanırdı.Fes tepeye konur,poşunun biri köşegeninden ikiye katlanır, üçgenleşir, sivri tarafı arkaya sarkacak biçimde fesin üstüne yerleştirilir, yanlarda kalan diğer uçlar çene altından çaprazlamasına yukarıya kaldırılarak tepede bağlanır, ikinci poşu 20 cm eni olan şerit haline getirilerek katlanır ve ortası alna gelecek biçimde fesin çevresine iki kez dolandırarak bağlanır.Altın ve gümüş takılar fesin ön kısmına bir dizi biçiminde bağlanırdı.Bu kıyafet simdi müzelerde muhafaza ediliyor. Çok zaman da ulusal bayramlarda kız öğrencilere tören kıyafeti olarak giydiriliyor.

**Yünören Köyü İncelemesi - Hüseyin Özten (Emekli Öğretmen)
Cogi Baba Köyü resmi internet sayfasına hoş geldiniz...

COGİ-DER

Cogibaba Dergisi

© Copyright 2006 cogibaba.net